Duyuru

Daha önce bu alan adında yayın yapan Yeni İslam Forumu, alan adını yazara devretmiş ve forum arşivinin korunmasını istemiştir.

Bu nedenle Yeni İslam Forumunun kullanıcıları foruma http://forum.yeniislam.com adresinden ulaşabilirler.

Duyurulur.

Din adamları, aldıkları eğitim gereği, ihtisas alanları ile ilgili zorunlu belli anlayışlar edinmektedirler.
Din adamları, edindikleri yüzlerce yıllık söz konusu anlayışlarla Kur‘an’a baktıkları için
Kur‘an’dan yeni bilgiler üretememektedirler.

Örneğin, dünyanın yuvarlak olup kendi ekseni etrafında döndüğüne, doğrudan veya dolaylı, onlarca âyet dikkat çekerken, din adamları yakın zamana kadar, dünyanın sabit olduğuna, Güneş’in döndüğüne inanıyorlardı. Çünkü, dünyanın döndüğüne dikkat çeken âyetlere edindikleri binlerce yıllık anlayışlarla bakmışlardı.

Müsbet bilim geliştikçe, din adamlarının, müsbet bilime dikkat çeken âyetlere yüzlerce yıllık anlayışlarla baktıkları ve söz konusu âyetlerin rehberliğinden hiç yararlanamadıkları bugün açıkça anlaşılmaktadır.

Din adamlarının, müsbet bilime dikkat çeken âyetlerden yararlanamaması veya söz konusu âyetlere yüzlerce yıllık anlayışlarla yaklaşması, İslâm dinini ve müslümanları doğrudan etkilememektedir, ancak Kur‘an’daki, sosyal, siyasi veya ahlaki yaşama dikkat çeken âyetlere de yüzlerce yıllık anlayışlarla yaklaşması, İslâm dinini ve müslüman toplumları doğrudan etkilemektedir. Çünkü, İslâm ve insanlık dünyasında çok önemli bir yer tutan din olgusunun temsilcisi konumundaki din adamlarının söz konusu anlayışları, toplumun bütün kesimlerine doğrudan yansımaktadır.

Din adamlarının söz konusu Kur‘an anlayışlarının, Asrı Saadet sonrası, Yezid ve Haccac gibi, zalim sultanlar döneminde oluşturulup, resmi bir şekil aldığı ve oradan da İslâm dünyasına yayıldığı anlaşılmaktadır.

Lâilâheillallâh (Allah’tan başka ilâh yoktur) felsefesinin, fert ve toplumlara kazandıracağı özgürlüklerden korkan, Asrı Saadet sonrası zalim sultanlar, Asrı Saadet dönemi Kur‘an anlayışına sahip, Hz. Muhammed’in özel eğitiminden geçmiş, onbinlerce müslümanı Cemel ve Sıffin’de, artakalanı sürgün ve zindanlarda şehit ederek, Kur‘an ve İslâm adına, ama normlarını kendilerinin belirlediği, statik bir din oluşturarak düşünceyi dondurmuşlardır.

Söz konusu zalim sultanlar, müslümanların, kendi özgür iradeleri ile Kur‘an’dan esinlenmelerini önlemek için de, kiralık kalemşörleri vasıtasıyla, “Kur‘an’ı sırf kendi anlayışına göre tefsir eden kimse, cehennemdeki yerini hazırlasın” gibi hadisler uydurarak, Hz. Muhammed’e bile iftira atmaktan korkmamışlardır. Çünkü müslümanlar, Kur‘an’ı, kendi anlayışları ile tefsir edecek olsalardı, normlarını kendilerinin belirlediği anlayışları çöpe atacaklarını biliyorlardı.
Aynı kişiler, yukarıda verdiğimiz uydurma hadisle de yetinmeyerek, Kur‘an’ın dikkat çektiği Zikir Ehlinin, müçtehid İslâm âlimleri olduğunu, yegâne müçtehid İslâm âlimlerinin de, adlarına yalanlar düzüp istismar ettikleri, toplumunun teveccühünü kazanmış, üçüncü ve dördüncü kuşak İslâm âlimleri olduğunu ve söz konusu âlimlerin ölümü ile de içtihat kapısının kapandığını söylemişlerdir.

Söz konusu kişiler, inandırıcı olsun diye, düzdükleri yalanları, söz konusu müçtehidlerden başlatarak, önce Ashab’tan birine, oradan da Hz. Muhammed’e dayandırmışlardır.

Ayrıca, söz konusu kişiler bir âyeti (3/7) tahrif ederek, Kur‘an’da birçok anlamı gizli, müteşabih âyetin olduğunu, bu âyetlerin anlamını, Allah’tan başka hiçkimsenin bilemeyeceğini, bu âyetleri tefsir etmeye çalışanların, yeryüzünde fitneye sebep olacağını söylediler ve böylece, Kur‘an’ı bir “ölü kitabı” haline getirerek müslüman araştırmacıların gündem ve ilgi alanından uzaklaştırmışlardır.

Matbaanın yaygınlaştığı, Kur‘an’ın özgürce tercüme edilmeye başlandığı günümüz Türkiye’sinde, Hüseyin Atay, Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Öztürk gibi bazı İslâm âlimleri, kariyerlerine bir de Kur‘an mütercimi ünvanını katmak için, gördükleri onlarca yıllık dini eğitimlerinden sonra, Kur‘an’ı tercüme ederlerken, Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dinin toptan değiştirildiğini itiraf edecek kadar olmasa da, kısmen değiştirildiğini itiraf edecek kadar idrak ettiler.
Söz konusu ilahiyatçılar, şu anda da Kur‘an’dan edindikleri anlayışlarla, yirmi-otuz yıllık dini eğitimleri sırasında edindikleri anlayışlar arasında mücadele etmektedirler. Keşke, din eğitimlerine Kur‘an’ı tetkikle başlamış olsa idiler. Keşke din eğitimi veren onlarca ilahiyat fakültesi, yüzlerce imam hatip lisesi, binlerce Kur‘an kursu, eğitimlerine Kur‘an’ı tetkikle başlayıp, eğitimlerini Kur‘an’ı tetkikle bitirse idiler.

Keşke, müslüman din adamı veya ilahiyatçılar; Sayın Atay, Sayın Ateş ve Sayın Öztürk gibi, din eğitimine harcadıkları mesainin onda birini de, Kur‘an’ı tetkik etmek için harcasa idiler.

Keşke, Kur‘an’ı hatmeden milyonlarca müslüman, Kur‘an’ı hıfz eden yüzbinlerce hafız, sadece beş on âyetlik kısacık bir sûreyi tetkik etse idiler.

Din adamı veya İslâm ilahiyatçılarının, Kur‘an’ı yeterince idrak edemeyişinin en önemli sebebi, çok temel insani bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır.

Söz konusu zorunluluk, insanın doğumundan itibaren ailesinden, çevresinden, eğitim kurumlarından edindiği dini veya ahlaki anlayışlardır.

Çünkü, doğru da olsa, kişinin yeterince sorgulamadığı anlayışları dogmadır ve dogmalar çok kere kendilerini benimseyen kişi veya toplumların başlarına bela olurlar.

Peygamberlerin, toplumlarına tebliğ ettiği anlayışları, “biz atalarımızdan böyle bir şey işitmedik, duymadık” diyerek, muhataplarının reddetmesi, sahip oldukları anlayışları değiştirmek isteyen peygamberlere şiddetle karşı koyması, Kur‘an’ın dikkat çektiği Allah’tan başka edinilen ilahların, esas itibariyle sorgulanmamış yerleşik anlayışlar olduğunu kanıtlamaktadır.

Onun için, Yüce Allah, Kur‘an okuyucusunu herşeyden önce, bütün anlayışlarından soyutlanarak, objektif bir tavır almaya özellikle davet etmektedir.

Ne yazık ki, Kur‘an’ın bu konuya dikkat çeken âyeti de hiç anlaşılamadı.
“Kur‘an oku(mak iste)diğin zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”
(16/98 S. Ateş çev.)

Âyet, Kur‘an okuyucusunu belli bir tavra, bütün peşin anlayışlardan arınarak, objektif olmaya davet etmektedir.
Kur‘an’ın anlaşılmasına engel teşkil eden en önemli anlayışlardan biri, Kur‘an’ın kullandığı kavramları, Kur‘an dışı kaynaklarla anlamlandırmak ve Kur‘an’ı, Arap dil ve lügat teknikleri ile anlamaya çalışmak anlayışıdır.
Halbuki Kur‘an, kullandığı bütün kavramların lügat anlamlarını bizzat kendisi verir ve kendine özgü bir dil tekniği vardır.
Kur‘an’ın anlaşılmasına, engel olan bir anlayış da, Kur‘an’ın anlaşılabilmesi için Arapça bilmek gerektiği ve Kur‘an’ın tercüme edilemeyeceği inancıdır.

Halbuki Kur‘an, verdiği mesaj itibariyle, bir başka dile mutlaka aktarılabilen yegâne Kitap’tır.
Çünkü Kur‘an, içerdiği mesajları çok değişik ifadelerle ve çok değişik açılardan, tekrar tekrar sunan bir kitaptır.

“And olsun biz bu Kur‘an’da insanlara her çeşit misâli türlü biçimlerde anlattık. Ama insan, tartışmaya herşeyden daha çok düşkündür.” (18/54 S. Ateş çev.)

Kur‘an’ın verdiği herhangi bir mesajı, mütercim, istese de dikkatlerden kaçırmaya muvaffak olamaz. Çünkü Kur‘an’ın geneli dikkate alındığında, mütercim belli bir mesajı, bir veya birkaç yerde dikkatlerden kaçırsa bile, hiç farkına varmadan, aynı mesajı bir veya birkaç yerde de dikkatlere sunar.

Bundan dolayı, çok bozuk tercüme edilmiş de olsa, herhangi bir dile tercüme edilmiş bir Kur‘an da, Kur‘an’dır. Ve her insan, öncelikle kendi dilinde yazılı bulunan Kur‘an’dan sorumludur. Çünkü bir insan, hangi dilde düşünebiliyorsa, Kur‘an’ı da o dilden anlar. Bir insan çok iyi Arapça bilse de, Kur‘an’ı düşündüğü dilde tasavvur eder veya algılar.

Kur‘an’ın anlaşılmasına engel teşkil eden başka bir anlayış da, Kur‘an’ın birçok konuda detay bilgi vermediği anlayışıdır.
İlk bakışta, Kur‘an’dan bu tür bir izlenim edinilmesi doğaldır. Çünkü, Kur‘an’ı ilk defa okuyan bir insan, kafasındaki birçok sorunun cevabını Kur‘an’da bulamaz. Ancak, Kur‘an’ı düşünmeye, sabır ve sebatla tetkik etmeye devam ettikçe, kafasındaki bütün soruların cevabını yine Kur‘an’dan alır ve cevabını aldığı her sorunun yerine, başka bir soru doğar. Kişinin kafasındaki soruların sayısı hiç azalmadan ebediyete kadar devam eder.

Din adamı, ilahiyatçı veya Kur‘an araştırmacıları, Kur‘an’ın bu özelliğini bilmedikleri için, ilk bakışta, Kur‘an’da bulamadıkları soruların cevaplarını, Kur‘an dışı kaynak veya rivayetlerde arayarak, taklitçiliğin nesilden nesile devam etmesine sebep olmuşlardır.

Halbuki Kur‘an, insanlığın ihtiyaç duyacağı bütün bilgileri, en basitinden, en idealine, en küçüğünden, en büyüğüne kadar insanlığın dikkatine sunmaktadır.

Din adamı veya İslâm ilahiyatçılarının, aldıkları eğitim sonucu, birçok normlara sahip, birçok ihtisas dalına ayrılmış bulunan İslâm ilahiyatı ile ilgili birçok ısmarlama bilgi veya anlayışlar edinmesi zorunlu ve doğrudur. Aynı kişilerin, sürekli bilgilendirmek zorunda oldukları muhataplarını, aynı ısmarlama bilgilerle bilgilendirmesi de zorunlu ve doğrudur. Doğru olmayan, söz konusu kişilerin edindikleri ısmarlama bilgi ve ısmarlama anlayışlarını zaman içinde sorgulayıp, Kur‘an ile kritik etmemeleridir.

Ne yazık ki, din adamı veya İslâm ilahiyatçılarının, edindikleri ısmarlama anlayışları sorgulamaması veya sorgulayamaması, İslâm ve insanlık dünyasını, en az bin yıllık dini anlayışlara mahkûm ve mecbur etmiş bulunmaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>